Nükleer enerji yeterince tartışıldı mı? - Uğur Gürses

Nükleer enerji konusu sadece siyasal tercih konusu değildir. Toplumun tüm kesimlerini yakından ilgilendiriyor. Gelecek tasarımı konusunda hâlâ “Kervan yolda düzülür” felsefesine sahip olduğumuz için gelişmenin de ardından koşuyoruz. Aynen Türkiye’nin büyüme ivmesine koşut olarak enerji politikası tasarımı yapamadan peşinden koştuğumuz gibi. Çok uzak değil, 3‐4 yıl sonra enerjide arz açığımız ortaya çıkacak. Buna ilişkin tek plan nükleer enerji. Yani, ‘kırk katır‐kırk satır’ tercihi.

Malum, 2001 krizi ardından yapılan reformlar ve sonrasındaki siyasal istikrar dönemiyle ekonomideki büyüme ve yatırımlar yeni bir patikaya girdi. Bu süreçte, özellikle 2008’de petrol fiyatlarındaki hızlı yükselişle ortaya çıkan bir yüzleşme oldu; o da enerjide önemli ölçüde (yüzde 80’lere ulaşan) dışa bağımlılıktı. Ülkemizde üretilen elektriğin yüzde 60’ı doğalgazla yapılır halde.

Asıl yüzleşme cari açıkla oldu; 2008 sonlarında sert biçimde ortaya çıkan küresel krizle ekonomi yüzde 4,8 daralsa da cari açık en dip noktası olan kabaca 50 milyar dolardan 12.5 milyar dolara kadar gerileyebildi. Bunun ardında 30 milyar dolarlık enerji ithalatı yer alıyordu. Sonrasında “Cari açık yüksek ama enerji hariç bakılırsa…” diye açıklamalara dayanak oldu.

2012’de ekonomi yüzde 2,5‐3,0 arasında büyümüş olacak. Ama şu bir veri: Bu düşük büyüme içinde bile yaklaşık 52 milyar dolarlık cari açık veriyoruz, enerji ithalatımız 60 milyar dolar. Gecikmeli olarak bunun küçüleceği hesaba katılsa da bu tabloya ilerleyen dönemlerde arz açığı da eklenecek. Mevcut kurulu kapasite ile gidilirse 2016 yılından sonra enerji arzı açığımız ortaya çıkacak. Ayrıca, yüzde 80’ini ithal ettiğimiz enerjinin bir de tedarikçileri ile ilişkiler bölümü, yani arz güvenliği boyutu var.

Enerjideki bu soruna, en kestirme çözüm olarak ise nükleer enerji tercihi yapıldı. Özellikle de ‘cari açık sorunumuzu çözecekti!’ Ekonomi ve Dış Politikalar Merkezi (EDAM), nükleer enerji konusunda hazırladığı raporun ikincisini yayımladı:

‘Nükleer Enerjiye Geçişte Türkiye Modeli‐II’. Raporu, EDAM Başkanı Sinan Ülgen, Prof. Hasan Saygın, Doç. Gürkan Kumbaroğlu, Doç. İzak Atiyas, Deniz Sanin ve Aaron Stein’ın hazırladıkları raporda, enerji maliyet analizi de yer alıyor.

Yapılan analize göre nükleer enerji, maliyet açısından doğalgaz ya da kömüre göre çok büyük avantaj ya da dezavantaj ortaya çıkarmıyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın varsayımları esas alınarak yapılan hesaplamada; Akkuyu Nükleer Santralı ile benzeri bir kapasiteye sahip doğalgaz santralı ile karşılaştırma yapıldığında, düşük

faizle finanse edilen koşullarda nükleer santral 1 milyar dolar daha ucuz, pahalı finansman koşullarında ise doğalgaz santralı 250 milyon dolar daha ucuz üretim ortaya çıkarıyor.

Peki, mevcut kapasite yenilenebilir kaynaklarla arttırılamaz mı? Raporun yanıtı; hayır, fiyatların hızla düşmesini sağlayacak ve iletim hatlarını yeterli hale getirecek teknolojik devrim ve yatırımları ivmelendirecek dış kaynak girişi sağlanamadığı sürece termik santralları ikame etmek gerçekçi değil.

Peki, Türkiye ‘bodoslama’ nükleer enerjiye girişirken bu işi yeterli kurumsal yönetişim çerçevesinde götürüyor mu? En azından, nükleer enerjiye kıyısından köşesinden bulaşıyorsak, bunun olası risklerini dünyadaki en iyi örneklerini

esas alarak yapılmaz mı? Raporda bu sürece ilişkin atıflar var.

Türkiye’de nükleer enerji konusunda yasal düzenleme eksik, olması gerektiği gibi değil. Bağımsız düzenleyici ve denetleyen bir otorite kurulmuş değil. TAEK ise bu işlevi yürütecek bir yapıda değil. Bu, işin belki de en can alıcı noktalarından biri.

Nükleer enerji konusu sadece bir siyasal tercih konusu olamaz. Toplumun tüm kesimlerini yakından ilgilendiriyor; üzerinde tartışmayı ve tüm paydaşların katılımını gerektiren bir konu. Hükümet ise bu konuda işin ciddiyeti ile orantılı adım atmış, iyi örneklerin modelini almış görünmüyor.

 

Kaynak: Radikal