İklim değişikliği, nükleer santrallerin risklerini ve maliyetlerini arttıracak!

Bugüne kadar nükleer santrallerin fosil yakıt kullanmadığı için“çevre dostu” olduğu iddialarıyla, nükleer enerjinin neredeyse “yeşil enerji” olarak adlandırılmaya cüret edildiği durumlarla bir çok kez karşılaştık. Nükleer santrallerin, karbon değil de yapısı gereği zaman zaman radyoaktif partikülleri havaya saldığı, soğutma suyu olarak kullandığı su kaynağının ısısını yükseltmek suretiyle ekolojik dengeyi bozduğu, her an sızıntı gibi tehlikeleri bünyesinde barındırdığı, sürekli bakım onarım gerektirdiği gibi gerçekler, onun çevre dostu olmadığını anlamak için yeter de artar bile. Kaldı ki nükler santraller salmadığı karbonu reaktörün yakıt çubuklarında kullanılan uranyumun yeraltından çıkarılması, santralin inşaatı, uranyumun ve yakıt çubuklarının sevkiyatı gibi proseslerde yeterince üretiyor.

Maliyetler açısından ise uzun inşaat süreleriyle üzerine kümülatif bir hesap yaparsak, nükleer santrallerin astarının yüzünden pahalı olduğu, hatta bugün artık yenilenebilir enerjiler karşısında dezavantajlı konumda olduğu biliniyor. Bu yazının amacı da zaten nükleer santrallerin negatif dışsallıkları ve yüksek maliyetleri ne dair şimdiye kadar yapılagelmiş tartışmaları tekrarlamak değil, bugün sonuçlarını tecrübe etmekte olduğumuz iklim değişikliğinin neden olduğu sıcak hava dalgalarının, tayfun, sel , fırtına gibi aşırı doğa olaylarının nükleer santralleri çok daha tehlikeli bir konuma getirdiği üzerine düşünmek. Zira bilim insanları, karbon emisyon oranlarının 2020’ye kadar düşürülmemesi halinde geri dönülmesi mümkün olmayan sürece gireceğimizi ilan etti. Eğer yaşam biçimimizi, alışkanlıklarımızı değiştiremezsek ciddi boyutlarda yaşanacak kuraklıklar, bazı yerlerde aşırı yağmurlara bağlı su taşkınları, sıcak hava dalgaları, deniz seviyesinde yükselmeler ve bunların tetikleyeceği başka felaketler bizi bekliyor. [1] Dolayısıyla bu yazının konusunu da iklim değişikliğine bağlı yeni koşulların, nedenleri ve nasıllarıyla nükleer santraller üzerindeki etkisi oluşturuyor.

Aslında 2011 yılında başlayarak etkileri devam eden Fukuşima Nükleer Felaketi’nden anımsayacaklarımız bu soru üzerine düşünürken hayal gücümüzü zorlamamıza gerek bırakmıyor. Nitekim üç reaktörde çekirdek erimesinin yaşanmasına bağlı olarak yayılan ciddi düzeydeki radyoaktif kirlilik, katı atıkların içinden sıyrılarak çuvallarda biriktirilmişken Fukuşima Nükleer Santrali’nin coğrafi ve meteorolojik konumu gereği fırtınalara hortumlara maruz kaldığını, bu atıkların etrafa yayıldığını, denize sürüklendiğini, santralin içinin aşırı yağmurlarda taşkınlara uğradığını , balçık haline geldiğini okuyoruz,biliyoruz. [2]

Şimdi, su kaynaklarına muhtaç olan nükleer santralleri, iklim değişikliğinin yapacağı olası etkilere göre deniz kıyısında kurulu bulunanlar ve göl, nehir kıyısında kurulu bulunanlar olarak iki grupta ele alacağım. Zira araştırmalar deniz kıyısındaki nükleer santralleri su taşkınlarının, göl ve nehir kıyılarındaki santralleri ise kuraklığa bağlı problemlerin beklediğini söylüyor.
Fırtına, gelgit, sel ve su taşkınları nükleer santralleri tahrip edebilir

Uzmanlara göre en tehlikeli ve ürkütücü durumlar deprem ve tsunami gibi etki yapabilecek seller, fırtına ve iklim değişikliğine bağlı diğer hava olayları. Zira hatırlarsak Fukuşima Nükleer Santrali’nde felaketin nedeni soğutma suyu sisteminin sular altında kalmasıydı, dolayısıyla bu noktada aşırı yağmurların, su taşkınlarının, sel olaylarının soğutma sistemini kullanılamaz hale getirebileceği öngörülebilir. [3]

Örneğin, 1992 yılında meydana gelen Andrew kasırgası Florida, Biscayne Vadisi’ndeki Turkey Point Nükleer Enerji Santrali’ne ciddi zararlar vermiştir. Stanford üniversitesinden araştırmacılar da, 2013 yılında ABD nin doğu kıyılarındaki nükleer santrallerin (New Jersey’de Salem and Hope Creek Nükleer Santralleri ; Connecticut’taki Millstone Nükleer Santrali ; New Hampshire’daki Seabrook Nükleer Santrali ) fırtınalara karşı yüksek duvarı bulunması gereken işletmeler olduğunu modellemiş bulunuyor.Yine bilim insanları tarafından yakın tarihte yapılmış olan bir başka çalışma da 2050’ye kadar en az 4 nükleer santralin fırtınalarda su taşkınlarına mahal olacağını gösteriyor. [4]
Deniz kıyısındaki nükleer santraller için su seviyeleri yükselecek

Özellikle Fukuşima Nükleer Felaketi’nin başlamasından sonra risklerin yeniden değerlendirilmesi amacıyla yürütülen araştırmalar, deniz suyu seviyelerinin 2009 yılına kadar yılda 0,15 santimetre yükselirken 2009 yılı itibariyle hızını arttırarak yılda 0,32 santimetre yükseldiğini gösteriyor.

Ulusal Okyanus ve Atmosferik İdaresi (NOAA) ise bu yüzyılınn sonunda deniz seviyelerinin en iyi senaryoya göre 21, en kötü senaryoya göre ise 210 santimetre yükseleceği anlaşılıyor . Bu noktada belirleyici olan, küresel ısınmadaki artışın 2 derece mi 4 derece mi olacağı, zira 2 derece olursa 7 nükleer santral su taşkınına karşı riskli duruma gelirken ilave bir 2 derecelik sıcaklık artışı 6 santrali daha risk kapsamına alacak.[5]
Göl ve nehir kıyılarında kurulu nükleer santraller için en büyük risk: Kuraklık

İklim değişikliği nedeniyle oluşan sıcak hava dalgalarının ise su kaynaklarını kurutmaya dönük etki yapacağı düşünülüyor. Bununla birlikte bugün bile göl ve nehir kıyılarında kurulu bulunan nükleer santraller, soğutma sistemi için çekilen soğutma suyu, kaynağına devrolurken 3 derece daha sıcak olduğu için zamanla su kaynağının ısınması nedeniyle de yaz aylarında kapatılabiliyor. Örneğin ABD basınında yer alan bir habere göre 2008 yılında nehir ve göl kenarındaki 104 reaktörden 24’ünde kuraklık yaşandı ve Alabama’da bir reaktörün kuraklık dolayısıyla soğutma suyu seviyesindeki düşüş nedeniyle geçici olarak kapatıldı. [6] Lakin nükleer santraller, uranyum dolu yakıt çubuklarının sürekli soğutulmasını gerektiren sistemler olduğundan nükleer santral devrede olmasa bile uranyum dolu kullanılmış yakıt çubuklarının soğutulması gerekecektir aksi halde vaziyet patlamaya sebebiyet verir ki bu da bir Çernobil ve ya Fukuşima’nın daha yaşanmasına yol açabilecektir. [7] Kuraklığın, soğutma suyu üzerindeki bir olumsuz etkisi de ekonomiktir. Zira soğutma su kaynağının aşırı ısınma nedeniyle etkin kullanılamaması reaktörün soğutulmasına olanak tanımadığı için reaktörün aşırı ısınıp patlamaması amacıyla devreden çıkarılacaktır. Neticede sürekli tam kapasite çalışmaya programlanan nükleer santrallerin böyle devreden çıkarılma zorunluluğu nükleer santralleri daha da verimsiz enerji kaynakları haline getirecektir. Nitekim alışılagelen yüksek enerji talebini karşılayamayan düşük üretim miktarlarına bağlı olarak elektriğin fiyatı da artacaktır. [8] Bu noktada devreden alıp çıkarmaların neden olacağı ilave bakım onarım maliyetlerinden bahsetmiyorum bile.

Washington Universitesi tarafından 2012 yılında yapılan araştırmanın sonuçları da oldukça çarpıcı, üstelik sadece nükleer santrallerin değil kömürlü termik santrallerin gelecekte yeri olmadığını gösteriyor. Rapora göre 2031’den 2060 yılına kadar soğutma suyu kapasitesindeki azalışa bağlı olarak nükleer ve kömürden enerji üretiminin ABD’de %4-16, Avrupa’da ise %6-19 oranında düşecek üstelik zorunlu dönemsel durdurmaların sayısının da üç kat aratacağı hesaplanmış bulunuyor.[9] Burada altını çizmek istediğim iklim değişikliğine bağlı ortaya çıkacak sorunlardan korunmanın kömürlü termik santrallerden farklı olarak nükleer santraller için kapısına kilit vurmakla da bitmeyecek olmasıdır. Zira nükleer santrallerin kullanılmış yakıt çubuklarının bile kullanım süresinin ardından en az 10-20 yıl havuzlarda dinlendirilmesi ve soğutulması gerekiyor. Mütemadiyen soğutulmazsa küresel tehlike arz eden kullanılmış yakıt çubukları da dünyadaki yaşam açısından büyük risk taşıyor.

İklim değişikliğinin oluşturduğu yeni durumların nükler santraller gibi ölümcül geri dönüşü olmayan tesislerin felaketi üretme yolları üzerine üzerine daha birçok şey yazılabilir lakin, burada kesmek adına diyebilirim ki: Çok yakın bir gelecekte su kaynakları için savaşların bile yapılacağını öngörebiliyorsak, su kaynaklarımızın şirketlerin, hükümetlerin el ele vererek kurduğu nükleer santrallere kurban edilmesini , dahası dünyanın bir Çernobil veya bir Fukuşima felaketini daha deneyimlemesini istemiyorsak tavrımızı net olarak ortaya koymak zorundayız. İklim değişikliğinin etkisiyle dış koşulların stabilizasyonundan eser kalmadığı, dünyanın suyunun gerekten ısındığı bir dönemde, su kaynaklarını emen, su kaynağının azalmasıyla Çernobil’e Fukuşima’ya gebe olması, felaketlere yol açması yüksek muhtemel nükleer santrallerden kesinlikle derhal vazgeçilmelidir. Dolayısıyla Akkuyu ve Sinop projeleri için tek söylenebilecek söz : “Zararın neresinden dönülse kardır”olabilir .

Son notlar

[1] https://www.theguardian.com/environment/2017/jun/28/world-has-three-year...

[2] https://yesilgazete.org/blog/2015/09/11/japonyada-tayfun-yuzlerce-ton-ra...

[3] http://www.huffingtonpost.com/2014/05/19/maps-rising-seas-storms-threate...

[4] http://news.nationalgeographic.com/news/2010/02/100226-water-energy-clim...

[5] http://news.nationalgeographic.com/energy/2015/12/151215-as-sea-levels-r...

[6] http://www.wral.com/news/state/story/2343605/

[7] http://news.nationalgeographic.com/energy/2015/12/151215-as-sea-levels-r...

[8] http://www.ucsusa.org/sites/default/files/legacy/assets/documents/nuclea...

[9] http://www.washington.edu/news/2012/06/04/nuclear-and-coal-fired-electri...

Pınar Demircan